Āsana
Önce Bir Oturuştu
Derste “oturun” dediğimde herkes matının üzerine iner. Kimi bağdaş kurar, kimi topuklarının üstüne çöker, kimi de bir bloğun üstüne yerleşir. Kısa bir sessizlik olur. O sessizlikte hepimiz aynı şeyi yapıyoruz: oturuyoruz. O an, binlerce yıllık bir kelimeyi tekrar ettiğimizi pek düşünmeyiz.
Bugün āsana deyince aklımıza yüzlerce duruş geliyor. Öne eğilmeler, arkaya eğilmeler, ters duruşlar, denge pozları. Oysa kelimenin ilk anlamı çok daha sakindi. Āsana önce sadece bir oturuştu.
Sözcük ās kökünden geliyor; “oturmak” anlamına gelir. Āsana ise “oturulan yer”, yani koltuk, sedir, hatta taht. Aslanlı taht için kullanılan siṃhāsana kelimesi hâlâ aynı kökü taşır.
Patañjali’nin meşhur Yoga Sūtra’sında āsana hakkında söylenen tek bir cümle var: sthira-sukham āsanam. Oturuş sağlam ve rahat olmalı. Hepsi bu. Yoganın sekiz basamağından biri olarak sayılır, ama neredeyse hiç anlatılmaz. Çünkü mesele bedeni bir şekle sokmak değildi. Mesele uzun süre kımıldamadan rahatça oturabilmekti. Buradaki āsana, belli bir beden şekli değil; insanı sonraki adımlara hazırlayan bütünlüklü bir oturuş hâliydi.
Oturuş bir amaç değildi. Bir kapıydı. Nefese, meditasyona, sükûnete açılan bir eşik.
Peki beden bu hikâyeye ne zaman girdi?
Bedenin zorlandığı, gerildiği, sınandığı başka bir damar hep vardı. İskender’in seferine katılan Yunanlı gözlemciler, gördükleri karşısında şaşırıp kalır. Bir çileci bütün gün tek ayağı üzerinde durur, yorulunca öbür ayağına geçer, elinde bir sopa, güneşin ve yağmurun altında öylece bekler. Jain ve Budist metinlerde de benzer sahneler yer alır. Ayakta durmak, çömelmek, kolları havaya kaldırıp saatlerce tutmak, hatta bir ağaçtan başaşağı sarkmak. Bu duruşlar rahatlık için değildi. Tapas içindi, yani içsel bir ateş yakan çile için.
Bu çilecilik her zaman övülmedi. Bhagavad Gītā, bedenine eziyet eden ve kendini böyle katı bir çileyle tüketen kişiyi sert bir dille eleştirir. Bedeni hırpalamak tek başına bir erdem değildir.
Bir de bambaşka bir oturuş var. Buda uyanıştan önce ağacın altına yerleşir ve içinden şöyle der: Bu iş tamamlanana kadar bu oturuşu bozmayacağım. Burada āsana bir egzersiz değil. Bir kararlılık. Verilmiş bir söz.
Sonra duruşlar çoğalmaya başladı.
Oturmayan ilk āsana metinlerde ancak onuncu yüzyıl civarında görünür. İlginç olan, ilk ikisinin de kuş adı taşıması: mayūrāsana tavus kuşu, kukkuṭāsana ise horoz. İkisi de kollar üstünde dengelenen duruşlar. Beden ilk kez oturmayı bırakıp havalanıyor.
Ama en çarpıcı kanıt kâğıtta değil, taşta. Güney Hindistan’da, Vijayanagara’nın başkenti Hampi’de, on altıncı yüzyılın başında oyulmuş tapınak sütunlarında düğüm gibi kıvrılmış, başaşağı dönmüş, tek elin üzerinde dengelenen çileci bedenler var. Bu figürlerin bazıları metinlerin daha adını bile koymadığı duruşları gösteriyor. Yani beden kâğıttan önce taşa geçmiş.
Bu taşlardan biri beni hep durduruyor. Tek ayağı üzerinde duran, saçları bir ağacın dalları gibi savrulan bir çileci. Bugün derste ağaç duruşu dediğimiz, herkesin bildiği o poz. Onun kökeninde belki de yüzyıllar süren bir çile pratiği var: gün boyu tek ayak üzerinde durmak. Kitaplarda vṛkṣāsana, yani ağaç duruşu, adıyla anılması çok daha sonra. Belki de o isim bu çok daha eski taştan doğdu.
Haṭha yoga metinlerine geldiğimizde sayılar artıyor. Erken metinler yalnızca birkaç āsana anlatır. Ama zamanla liste büyür: on beş, otuz iki, seksen dört, yüz on iki. Ve o meşhur cümle ortaya çıkar: sekiz milyon dört yüz bin āsana vardır, canlı türleri kadar çok. Śiva bunların hepsini bilir ve onlardan 84’ünü öğretmiştir.
1941 yılında, Amerikan Life dergisi Mysore’da genç bir yogiyi fotoğraflar. Çocuk iki eli üzerinde dengede, bacakları başının arkasında kıvrılmış. Bu duruş, Hampi’deki o taş sütunlardan birinde neredeyse birebir oyulmuştur. Aralarında dört yüz yıl var. Derginin başlığı iddialı: İşte gerçek yoga budur.
Aynı beden. Aynı duruş. Ama bakan göz tamamen değişmişti.
“Oturulan yer” anlamına gelen kelime artık bir dergi sayfasında sergilenen bir bedenin görseline dönüşmüştür. Bugün wellness stüdyolarında da aynı kelimeyi kullanıyoruz. Āsana. Yüzlerce şekil, akışlar, sıralar.
Ama tahtı hâlâ içinde taşıyor.
Belki de kelimenin daralıp genişlemesi bir kayıp değil. Āsana bütün hikâyelerini içinde taşıyan bir kelime. Onda hem tavus kuşu var hem taht. Hem çilecinin tek ayağı hem Buda’nın kararlı oturuşu. Hem Hampi’nin taşı hem senin sabah matın.
Matına oturan o bedenlere dönüyorum.
“Oturun.”
Belki de yoga tarihinin en eski kelimelerinden birini farkına varmadan her derste yeniden söylüyorum.
Sthira sukham.
Sağlam ve rahat.
Gerisi belki de oradan başlıyor. O oturuştan.
Not: Bu yazının tarihsel çerçevesi büyük ölçüde James Mallinson ve Mark Singleton’ın Roots of Yoga çalışmasına, Jason Birch’ün āsana sayıları üzerine araştırmasına, Seth Powell’ın Hampi tapınaklarındaki oturmayan āsanalar üzerine makalesine ve Philipp Maas’ın Patañjali çevirisine dayanıyor. Daha derine inmek isteyenler için hepsi güzel birer kaynak.




